SAHİH-İ MÜSLİM

Konular        Numaralar  

İMAM NEVEVİ ŞERHİ

120 NOLU HADİS İÇİN

 

"Bana Muhammed b. Rafi' tahdis etti. .. " Bu isnad müşkil isnatlar arasında sayılır. İmamların bu husustaki açıklamaları da birbirleri ile uyumlu değildir. Büyük hafızlardan bir topluluk da bunun hakkında hataya düşmüştür.

 

Bu hususta doğrusu imam, hafız Ebu Musa el-Asbahani'nin bunun hakkında toplamış olduğu cüzde tahkik edip, araştırdığı, genişçe açıklayıp, izah ettiği şekildedir. O gerçekten güzel ve gayet iyi bir çalışma yapmıştır. Merhum, şeyh Ebu Amr b. es-Salah da bunu özetleyerek şunları söylemektedir: Bu isnat oldukça mudal (çözümü zor) senetlerden birisidir. Bundaki zorluk isnatta yanılan (vehm eden) bir topluluktan gelmiş birtakım tabirlerin bulunmasıdır. Bunlardan birisi Ebu Nuaym el-Asbahani'nin el-Mustahrac ala Sahih-i Müslim adlı eserinde kendi senediyle "bana Ebu Kazaa'nın haber verdiğine göre Ebu Nadra ve Hasen her ikisine haber verdi. Ebu Said el-Hudri de ona haber vermiştir." Bu isnad ise Ebu Kazaa'nın kendisinin Ebu Said'den naklen, Ebu Nadra ve Hasen' e haber vermiş olmasını ve Ebu Said' den bizzat dinleyen kişinin Ebu Kazaa olmasını gerektirmez çünkü böyle bir şey hiç şüphesiz sözkonusu değildir. Bu kabilden olmak üzere Takyidu'l-Mühmel'in müellifi Ebu Ali el-Gassani, Müslim'in bu rivayetini reddetmiş, bu hususta el-Mu'lim'in müellifi de onu taklit etmiştir. Zaten senetler ilmi ile ilgili olarak zikrettiklerinde onun yaptığı iş de onu (Ebu Ali el-Gassani'yi) taklit etmekten ibarettir. Bu hususta Kadı Iyaz, her ikisinin doğru söylediğini ifade ederek şöyle demiştir:

İsnatta doğru olan Ebu Ali'nin İbn Cureye' den rivayette bulunmasıdır. O dedi ki: Bana Ebu Kazaa'nın haber verdiğine göre Ebu Nadra ve Hasen kendisine haber verdiklerine göre Ebu Said ona haber vermiştir. O bu rivayetinde sadece "ona haber vermiştir" dediğini "her ikisine haber verdi" demediğini zikretmektedir. Çünkü o buradaki zamiri sadece Ebu Nadra'ya ait olarak kabul etmiş, mürselolduğu nokta dolayısıyla Hasan'ı iskat etmiştir çünkü Hasan, Ebu Said' den hadis dinlememiş ve onunla karşılaşmamıştır. Ayrıca Müslim'in hadisi zikrettiği bu lafız ile Ebu Ali b. es-Seken'in de kendi isnadıyla Musannaf'ında tahriç ettiğini belirterek: Zannederim bu İbnu's-Seken'in düzeltmelerindendir, demiştir.

Yine el-Gassani'nin naklettiğine göre, bu hadisi bu şekilde Ebu Bekr elBezzar da el-Müsnedu'l-Kebir adlı eserinde kendi isnadıyla böylece rivayet etmiştir. Ayrıca hem ondan, hem de Hafız Abdulğani b. Said'den her ikisinin burada sözü geçen Hasan'ın Hasan-ı Basri olduğunu nakletmişlerdir. Oysa durum onların dedikleri gibi değildir. Aksine Müslim'in bu isnatta rivayet ettiği şekil doğru olanın kendisidir. (11193) Nitekim onun kaydettiği şekilde Ahmed b. Hanbel de bu hadisi Ravh b. Ubade'den, o İbn Cureye'den diye rivayet etmiştir. HaflZ Ebu Musa el-Asbahani (rahimehullah) bunu destekleyerek bu hususta pek geniş, pek güzel, incelikli ve doğruyu isabet ettiren bir kitap telif etmiştir. Halbuki bu hususta birden çok kişi yanılmış bulunmaktadır. Onun zikrettiğine göre burada sözü geçen Hasan, Hasan b. Müslim b. Yenak'dır.

 

Bu da İbn Cureyc'in kendisinden bundan başka hadis de rivayet ettiği zattır. Bu ifadenin anlamına gelince, Ebu Nadra bu hadisi Ebu Kazaa ile Hasan b. Müslim'in her ikisine haber vermiştir. Sonra bunu her ikisine haber verdiği üzere Ebu Said kendisine haber vermiştir diye tekid etmiştir. Yani Ebu Said, Ebu Nadra'ya haber vermiştir. Bu da bir kimsenin şüphesiz Zeyd bana geldi, Amr da bana geldi ve her ikisi şunu şunu söyledi, demesine benzer ve bu da fasih anlatım şekillerindendir.

 

Bu senetteki Hasan'ın sika bir ravi olan Hasan b. Müslim b. Yenak b. Seleme b. Şebib olduğuna şunu da delil göstermiştir: Bu hadisi Abdurrezzak b. Cureyc' den rivayet edip şöyle dediğini zikretmiştir: "Bana Ebu Kazaa haber verdi. Ebu Nadra kendisine haber verdi. Hasan b. Müslim b. Yenak da her ikisine haber verdiğine göre Ebu Said kendisine haber verdi, deyip hadisi zikretmiştir. "

 

Ayrıca bunu Hafız Ebu'ş-Şeyh de el-Muharrac ala Sahih-i Müslim adlı kitabında rivayet etmiş olup, Ebu Said ed-Dımeşki ve başkaları da senetten Hasan'ı düşürmüştür çünkü senedin müşkil olmasıyla birlikte ayrıca onun bu rivayette herhangi bir ilgisi yoktur. Hafız Ebu Musa, Ebu Ali el-Gassani'nin naklettiğini zikredip, bu naklettiğinin de batıl olduğunu ayrıca "her ikisine haber verdi" sözünde zamirsiz rivayetin de ve diğer değişikliklerin de batıl olduğunu beyan etmiştir. Gerçekten de çok iyi ve çok güzel açıklamalarda bulunmuştur. (Allah ondan razı olsun) Şeyh Ebu Amr İbnu's-Salah (rahimehullah)'ın ifadeleri burada sona ermektedir.

Onun zikrettiği kadarıyla bu açıklama oldukça ileri derecede yeterlidir.

Her ne kadar Hafız Ebu Musa bu hususu senetleriyle ve diğer getirdiği şahitlerle oldukça geniş bir şekilde açıklamalarda bulunmuş ise de burada bu kadarından fazlasını kaydetmeye zorunlu bir ihtiyaç yoktur. Allah en iyi bilendir.

Senette geçen Ebu Kazaa'nın adı Suveyd b. Huceyr'dir. Bahill ve Basrı nispetlidir. Yalnız Müslim ondan rivayet nakletmiş, Buhari ondan rivayet almamıştır.

Kazaa "Kaz' e" diye de söylenir. Ebu Ali el-Gassani ise Takyidu'l-Mühmel adlı eserinde Kazaa şeklinde ze harfinin fethalı okunuşu dışında bir telaffuz zikretmemiştir. Kadı Iyaz ise her ikisini zikretmiştir. İbnu'l-Enbari'nin hattı ile ze harfinin sakin olduğu tespit edilmiştir. İbn Mekki ise lah n ile okunan kelimelerle ilgili kitabında doğrusunun sakin olacağını zikretmektedir. Allah en iyi bilendir.

 

"Allah için sana feda olalım" şeklindeki sözleri ise Allah seni hoşlanılmayan şeylerden korusun, anlamındadır.  "Size ağızları bağlanan kapları tavsiye ederim" buyruğunun anlamı (11194) şudur: Sizler ağzı bağlanan ince kırbalarla nebiz yapınız. ---Hadis lafızlarıyla ilgili açıklamalar bunlardır. ---

 

Bu hadisin ihtiva ettiği hüküm ve anlamlara gelince, bunun muhtevasında pek çok hüküm ve anlam bulunmaktadır. Bunların bir kısmını daha önce sözkonusu ettim. Şimdi sırasıyla özet ve muhtasar olarak kalanları işaret edelim. Bu hadiste:

1- İleri gelenlerin ve eşrafın önemli işler ile ilgili olarak imamlara elçi olarak gönderilmesi

2- Soru sormadan önce mazeretin sözkonusu edilmesi

3- Haccın dışında İslam'ın önemli hükümleri ve rükünlerİ. -Daha önce o zaman henüz haccın farz kılınmamış olduğunu belirtmiştik.-

4- Alim bir kimse meclisinde bulunanlara anlattıklarının anlaşılmasını sağlamak ve kendisinin de onların söylediklerini anlamak için bazı arkadaşlarından yardım ister. Nitekim İbn Abbas (r.a.) böyle yapmıştır.

5- Bu uygulama aynı şekilde fetva ve haberde tercüme hususunda bir kişinin sözünün yeterli olduğuna da delil gösterilebilir.

6- Bir kimsenin ziyaretine gelen ve uzaktan yanına gelen kimselere merhaba ve buna benzer sözler söylemesi ve onları -yabancılıklarını gidermek ve rahatlatmak için- övmesi caizdir.

7 - Eğer kendisini beğenmek ve buna benzer fitnelere düşeceğinden korkulmuyorsa bir kimseyi yüzüne karşı övmek caizdir. Bu övgünün müstehap olma hali ise durum ve şahıslara göre değişir.

Yüze karşı övmenin yasaklanışına gelince bu sözünü ettiğimiz hususlara düşüp fitneye kapılacağından korkulan kimseler için sözkonusudur. Nebi (sallallahu a!eyhi ve sellem) pek çok yerde insanları yüzlerine karşı övmüştür. Ebu Bekr es-Sıddık (r.a.)'a: "Sen onlardan değilsin" dediği gibi: "Ağlama ey Ebu Bekr, şüphesiz insanlar arasında arkadaşlığı ve malı itibariyle kendisinden en çok minnet borcum olan kişi Ebu Bekir' dir. Eğer ümmetim arasından birisini halil edinecek olsaydım, elbette ki Ebu Bekr'i halil edinirdim." Yine ona: "Ben senin onlardan yani cennetin bütün kapılarından çağırılacaklardan olacağını ümit ederim" buyurmuş, yine "ona (Ebu Bekir'e içeriye girmesi için) izin ver ve ona cennetlik olduğunu müjdele"; "Sallanma ey Uhud, senin üzerinde bir nebi, iki sıddık ve iki şehit vardır.";

"Cennete girdim ve bir köşk gördüm. Bu kimindir, dedim, Ömer b. elHattab'ındır dediler. İçeri girmek istedim sonra senin kıskançlığını hatırladım" deyince, Ömer (r.a.): Ey Allah'ın Resulü, babam anam sana feda olsun, senden mi kıskanacağım, dedi. Yine ona: "(Ey Ömer), şeytan senin bir yolda yürüdüğünü görecek olursa mutlaka o senin gittiğin yoldan başka bir yola gider.";

"üsman'a kapıyı aç ve ona cennetlik olduğu müjdesini ver."

Ali (r.a.)'a: "Sen bendensin, ben de sendenim." Bir başka hadiste ise: "Harun'un Musa'nın yanındaki değeri ne ise senin de benim yanımda öyle bir konuma sahip olmak hoşuna gitmez mi?" buyurmuş,

Bilal'e de: "Cennette senin ayak seslerini duydum."

Abdullah b. Selam'a: "Sen ölünceye kadar İslam üzere kalacaksın." Ensar'a: "Aziz ve celil Allah yaptığınız sebebiyle gülmüş -yahut hayret etmiş-tür." Yine Ensar'a: "Sizler insanlar arasında en sevdiğim kimselerdensiniz" buyurmuştur. (1/195)

Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in yüze karşı övdüğüne dair bu buyrukların benzeri pek çoktur.

Ashabın, tabiinin, onlardan sonra gelen alimlerin ve kendilerine uyulan imamların (Allah hepsinden razı olsun) övmeleri ise sayılamayacak kadar çoktur. Allah en iyi bilendir. Hadisten istifade edilecek diğer bazı hükümler şunlardır:

8- İlim tahsil eden ve fetva soran bir kimse ilim adamına, bana cevabı açıkla ve benzeri sözlerle hitap edecek olursa kınanmaz.

9- "Şehru Ramazan" değil de "şehr" lafzını zikretmeksizin sadece "Ramazan" demekte bir sakınca yoktur.

10- Kendisine doğruyu göstermesi ve vereceği cevabında kendisine zorluk çıkarmayarak yumuşaklıkla muamele etmesi maksadıyla alim e soru sormak caizdir.

11- İnsanları daha büyük çapta etkilemesi için söylenen bir söz tekid edilebilir (tekrarlanarak vurgulanabilir) ve büyüklüğüne, önemine dikkat çekilebilir.

12- Bir kimsenin Müslüman bir kişiye: Allah beni sana feda kılsın, demesi caizdir.

İşte bunlar bu hadisin çeşitli ibareleriyle ilgili hükümlerdir. Bunlar uzun ise de tahkiki isteyenlere nispetle de muhtasardır, Allah en iyi bilendir, hamd ve minnetimiz yalnız onadır, başarımız ondandır, bizi hatadan koruyan odur.

 

Bu bapta İbn Abbas'ın ve Ebu Said el-Hudri (r.a.)'ın rivayet ettiği hadisler vardır. İbn Abbas'ın rivayet ettiği hadis Buhari'de de var. Ancak Ebu Said'in rivayet ettiği hadis sadece Müslim'de vardır.

Birinci rivayette "Bize Hammad b. Zeyd, Ebu Cemre'den şöyle dediğini tahdis etti: İbn Abbas (r.a.)'ı şöyle derken dinledim" derken, ikinci rivayette: "Bize Abbad b. Abbad, Ebu Cemre'den haber verdi. O İbn Abbas (r.a.)' dan" demektedir. Bu ilim ile gerektiği gibi uğraşmamış bir kimse bunun gereksiz bir uzatma olduğunu ve bu şekilde rivayetin hem kendisinin, hem hadis hafızlarının adetine aykırı olduğunu zannedebilir çünkü hadis hafızlarının bu gibi isnatlardaki adetleri: "Hammad ve Abbad, Ebu Cemre' den, o İbn Abbas'tan" şeklinde söylemektir.

Böyle bir zan aslında bu zanda bulunan kişinin ileri derecede gafil olduğuna ve bu ilim ile pek uğraşmayıp, onu tanımadığına delildir çünkü böyle bir şeyi hadis hafızları ravilerin lafızlarının aynı olduğu hallerde yaparlar. Burada ise lafızları farklıdır. Hammad'ın rivayetinde: "Ebu Cemre'den, İbn Abbas'ı dinledim" denilirken, Abbad'ın rivayetinde: "Ebu Cemre'den, o İbn Abbas'tan" denilmiştir. İşte dikkat çektiğim bu hususun benzerlerine de dikkat edilmesi gerekir. Benzeri bir uygulamaya İman bölümünün ilk hadisinde buradakinden daha geniş ifadelerle dikkat çektiğim gibi (Mukaddimemdeki) fasıllarda da buna dikkat çektim. Yüce Allah'ın izniyle yine bu kitabın değişik yerlerinde zaman zaman da dikkat çekmeye devam edeceğim. Maksat bu inceliğin bilinmesi ve ilim tahsil eden kişinin bu türden gelen rivayetlere karşı uyanık durarak onları tanımasıdır. Buna defalarca dikkat çektiğim için onun kavrayışına güvenerek bunu açıkça belirtmesem dahi bunu fark etmesidir.

Ayrıca bu hususu da Müslim (rahimehullah)'ın işini ne kadar büyük ölçüde sağlam tuttuğuna, ne kadar büyük bir imam, bir takva sahibi olduğuna, bakışının ne kadar dikkatli ve ne kadar maharetli olduğuna delil görsün. Allah en iyi bilendir.

 

Ebu Cemre adı Nasr b. İmran b. İsam'dır. İbn Asım ed-Dubai olduğu da söylenmiştir. Basrı (Basralı)dir.

el-Metali sahibi der ki: Buhari ve Müslim'in Sahihleri ile Muvatta'da cim harfi ile "Ebu Cemre" ismi de "Cemre" ismi sadece odur, başkası yoktur.

Derim ki: (Müstedrek'in müellifi) Hakim Ebu Abdullah'ın hocası olan Hafız Ebu Ahmed Hakim el-Kebir, el-Esma ve'l-Küna adlı eserinde zikrettiğine göre burada geçen Ebu Cemre Nasr b. İmran, el-İfrad (adlı eserlde yer almış olup, o eserde muhaddisler arasında onun dışında Ebu Cemre künyeli başka birisi yoktur. Bu kişi İbn Abbas'tan sadece bir hadis rivayet etmiştir. O hadiste Muaviye b. Ebu Süfyan'ı ve Nebi (Sallallahu aleyhi ve Selleml'in kendisine İbn Abbas'ı göndermesini, gecikmesini ve özür dilemesini zikretmektedir. Bunu Müs!im, Sahih'te rivayet etmiştir.

Şeyh Ebu Amr b. es-Salah Ulumu'l-Hadis adlı kitabı ile Müslim'in baş taraflarında şerh ettiği bölümde hafızlardan birisinin şöyle dediğini nakletmektedir: Şube b. el-Haccac yedi kişiden rivayet nakletmiştir. Bunların hepsi de İbn Abbas'tan rivayet nakleder, hepsinin de adı (Ebu Cemre değil) Ebu Hamza'dır. Bundan tek istisna (ha yerine cim, ze yerine de re ile) Ebu Cemre Nasr b. İmran'dır. Aralarındaki fark da şöyle anlaşılır (1/180): Eğer Şube ifadeyi mutlak olarak kullanır, sadece Ebu Cemre' den, o İbn Abbas'tan demiş ise bu (cim harfi ile) Nasr b. İmran'dır. Eğer bundan başkasından rivayet nakledecek olursa o takdirde onun ismini ya da nesebini de zikreder. Allah en iyi bilendir.

 

Abdulkayslılar Heyeti

 

"Abdulkayslılar heyeti Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Selleml'in huzuruna geldi." et-Tahrir sahibi der ki: Vefd (heyet) büyüklerle karşılaşmak ve önemli hususlarda onların yanına gitmek üzere bir kavmin arasından seçilen bir topluluğa denilir. Bunların tekili (vafid)dir. (Devamla) dedi ki: Sözü geçen bu Abdulkayslılar heyeti Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in yanına (Medine'ye) hicret etmek maksadıyla Abdulkays kabilelerinden önce gelmişlerdi. Bunlar ondört süvari idi. el-Eşec el-Asar! onların başkanı idi. Heyetteki diğer kimseler Mezide b. Malik el-Muharibi, Ubeyd b. Humam el-Muharibi, Sahhar b. el-Abbas el-Murri, Amr b. Merhum el-Asarı, Haris b. Şuhayb el-Asarı ve Ayiş oğullarından Hfuis b. Cündüb idi. Uzunca takibe rağmen bunlardan daha fazlasının isimlerini tespit edemedik. {et-Tahrir sahibi devamla} dedi ki:

 

Heyet olarak Ganm b. Rabia oğullarından bir kişi olan Munkiz b. Hayyan cahiliye döneminde Yesrib'e ticarete gelirdi. Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in hicretinden sonra da Yesrib'e {Medine'ye} Hecer'en birtakım çarşaflarıörtüler ve kuru hurma getirmişti. Munkiz b. Hayyan otururken Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yanından geçti. Munkiz onun için ayağa kalkınca Nebi (salı allah u aleyhi ve sellem): "Munkiz b. Hayyan'ı mı görüyorum, senin durumlann, kavmin nasıl" dedi sonra isimlerini vererek kavminin eşrafını tek tek ona sordu.

Munkiz İslam'a girdi, Fatiha suresi ile Alak suresini öğrendi sonra da Hecer taraflarına gitti. Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onunla birlikte Abdulkayslılara bir mektup yazdı. O bu mektubu yanına alıp gitti. Birkaç gün onu saklı tuttuktan sonra hanımını o mektuptan haberdar etti. Hanımı Munzir b. Aiz'in kızı idi. Munzir ise Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in kendisine yüzündeki bir yara izi dolayısı ile el-Eşec adını verdiği kişidir. Munkiz (r.a.) namaz kılıyor, Kur'an okuyordu. Karısı onun bu halini garip karşıladı. Babası Münzir'e bu durumu anlatarak: Yesrib'ten döndüğünden beri kocamı tanıyamaz oldum. Ellerini ayaklarını yıkıyor, yüzünü -kıbleyi kastederek- bu tarafa dönüyor, kimi zaman sırtını büküyor, kimi zaman alnını yere koyuyor. Geldiğinden beri hep yaptığı budur, dedi.

 

Kocası ve babası birbirleriyle karşılaşınca bunu konuştular, İslam onun da kalbinde yer etti. Sonra el-Eşe c kavmi Usar'a ve Muharib'e Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in mektubunu çıkarıp, onlara okudu. İslam onların da kalbinde yer etti ve Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in yanına gitmeyi kararlaştırdılar. Sonra da bu heyet yola koyuldu. Medine'ye yaklaştıkları sırada Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem) meclisinde oturanlara şöyle dedi: "Size Abdulkayslılar heyeti geliyor. Doğuda yaşayanlann en hayırlılarıdır. Aralarında el-Eşec el-Asari de vardır. Bunlar ahidıerini bozmadan, değiştirmeden, şüphe ve tereddüt etmeden geliyorlar çünkü hiçbir kavim fire vermeden Müslüman olmamıştır. "

 

Heyettekilerin: "Bizler Rabia' dan bir kabileyiz" sözlerine gelince, çünkü o Abdulkays b. Nsa b. Du'ma b. Cedile b. Esed b. Rabia b. Nizar'dır. Bunlar Bahreyn'de yerleşmiş bulunuyorlardı. Bahreyn'deki el-Hat onun Anab bölümü, Surratu'I-Kat1f, (1/181) es-Sifar ve ez-Zahran'dan er-Remle'den el-Ecra'a kadar, Hecer ile Kasr ve Beynuna arasındaki bölgelerde sonra el-Cevr, el-Uyun ve el-Ahsa' da, ed-Dehna yakınlarına kadar ve diğer civar bölgelerde yaşıyorlardı. et-Tahrir sahibinin açıklamaları bunlardır.

"Bizler bu kabile" Şeyh Ebu Amr b. es-Salah der ki: Bizim tercih ettiğimiz "el-hayy: kabile" kelimesinin tahsis olmak üzere nasb olacağıdır. Haberi de: "Rabia'danız" sözleridir. Yani biz bu (temsilcilerini) gördüğün kabile Rabia' dan bir kabileyiz. Bundan sonra diğer rivayette: "Biz Rabia' dan bir kabileyiz" ifadesi de gelmektedir.

 

"el-Hayy"'in anlamına gelince, el-Metali sahibi şöyle demektedir: "Aslında hayy kabilenin konakladığı, kaldığı yerin adı (mahallesi) demektir. Sonra kabileye bu isim verilmiştir çünkü onlar birbirleriyle hayat bulurlar."

 

"Bizimle senin aranda Mudar kafirleri engeldir." Çünkü Mudar kafirleri kendileri ile Medine arasında bir yerde bulunuyorlardı. Bu sebeple onların üzerinden geçmeden Medine'ye ulaşamıyorlardı.

 

"Senin yanına ancak haram ayda ulaşabiliyoruz" sözlerine gelince, sana ancak bu zamanda varabiliyoruz demektir. Demek istedikleri de şudur: Bizler kafir düşmanlarımızdan korktuğumuzdan dolayı ancak haram ayda senin yanına gelebiliyoruz çünkü haram ayda -Arapların bu ayları adetleri üzere tazim edip, bunlarda savaşmadıkları için- bize ilişmiyorlar.

"Şehru'l-Haram: Haram ay" tabiri bütün asıl nüshalarda "(ay demek olan) şehr"in harama izafeti şeklindedir. Bir başka rivayette ise "haram aylar (anlamında: eşhuru'l-hurum)" şeklindedir. Bu hususta yapılacak açıklamalar dilcilerin: Mescidu'l-cami ve salatu'l-ula (cami mescid ve birinci namaz) tabirleri hakkında yapılacak açıklamalar gibidir. Yüce Allah'ın "batı tarafında" (Kasas, 44) buyruğu ile: ''Ando/sun ki ahiret yurdu" (Yusuf, 109) buyrukları da bu türdendir. Kufeli nahivcilerin görüşüne göre bu mevsufun sıfatına izafe edilmesi kabilindendir ve bu onlara göre caizdir. Basrahlara göre ise bu tür izafet caiz olmaz ama bütün bu gibi tabirler onlara göre hazfedilen bilindiği için bazı sözlerin hazfi esasına göredir ki bunun da takdiri: Haram zamanın ayı ve haram vakitlerin ayları, cami' mekanın mescidi, ahiret hayatının yurdu, batıdaki yerin yan tarafı ve benzeri şekillerdedir.

 

Onların "haram ay" tabirlerinden maksat ise, cins olarak haram aylardır ki bunlar da Kur'an-ı Azimuşşan'ın açıkça belirttiği üzere dört haram aydır. Bundan sonra gelen diğer rivayetteki: "Haram aylar dışında" terkibi de buna delildir. Haram aylar zülkade, zülhicce, muharrem ve receb aylarıdır.

 

Bu dört ay çeşitli ilimiere mensup ilim adamlarının icmaı ile haram aylardır ama bunların sayılmasında güzel ve edebe uygun görülen sayım tarzının nasılolacağı hususunda iki farklı görüşe sahiptirler. Bunları İmam Ebu Cafer en-Nehhas "Sınaatu'l-Kitab" adlı eserinde nakletmiş bulunmakta ve şöyle demektedir: Kufelilerin kanaatine göre el-Muharrem ve Receb ve Zülkade ve Zülhicce denilir. (1/182) Yazıcılar da bütün bu ayları aynı senede saymış olmak için bu görüşe meyillidirier. Medineliler ise: Zülkade ve zülhicce ve muharrem ve receb diye sayarlar. Bazıları bunu kabul etmeyerek şöyle derler:

 

Bu şekilde bir saymakla bunları iki ayrı senenin ayları olarak saymış olurlar.

Ebu Cafer dedi ki: Ama bu açık bir yanlışlık ve dili bilmemektir çünkü maksadın ne olduğu bilinmektedir, bunlardan maksat ise bunları saymaktır ve bunların her bir senede geldikleri bilinen bir husustur. Bunların iki senede oldukları nasıl zannedilebilir? Hatta daha uygun ve tercih olunan Medinelilerin söyledikleridir çünkü haberler Resulullah {sal1allahu aleyhi ve selleml'den onların dedikleri gibi İbn Ömer, Ebu Hureyre ve Ebu Bekre {r.anhum)'dan bu şekilde birbirini destekleyerek gelmiştir. (Nehhas devamla) dedi ki: Bu da aynı zamanda tevil (tefsir) bilginlerinin çoğunluğunun da kanaatidir. Nehhas der ki: Diğer aylar arasında başına elif lam getirilerek el-Muharrem denilir. Üç ay ise izafet yapılarak getirilmiştir. Bunlar da ramazan ayı ve rebiu'l-evvel ayı ile rabiu'l-ahir aylarıdır. Yani geri kalan aylar izafe edilerek kullanılmaz. Aya "şehr" denilmesinin sebebi ise meşhur olması ve açıkça görülmesi dolayısıyladır. Allah en iyi bilendir.

 

"Size dört şeyi emrediyor, dört şeyi yasaklıyorum: Allah'a iman ... " Bir rivayette: "Allah'tan başka hiçbir ilah olmadığına şahadet etmek, dedi ve bir parmağını yumdu." Diğer rivayet yolunda da şöyle denilmektedir: Onlara dört hususu emretti ve dört husus u yasakladı. (Devamla) dedi ki: "Onlara bir ve tek olarak Allah'a imanı emretti ... ve ganimetin beşte birini ödemeniz." Diğer rivayette ise: "Size dört hususu emrediyor ve size dört hususu yasaklıyorum ... ve ganimetlerden beşte biri ödeyiniz" denilmektedir. Hadisin buradaki lafızları bunlardır.

Buhari bu hadisi Sahihinin birçok yerinde zikretmiştir. Bu rivayetlerin kimisinde: "Bir ve tek ve ortaksız olarak Allah'tan başka hiçbir ilah olmadığına şahddet etmek" demiş ve bu rivayeti vahid haberin caiz oluşu babında zikretmiştir. Ayrıca bunu el-Enbiya -Allah'ın salat ve selamı hepsine olsunbölümünün sonunda Yemen{lilerin} nesebinin İsmail' e vardığı babından sonraki bir bapta zikretmiş (11183) ve orada şöyle buyurduğu kaydedilmiştir:

"Size dört hususu emrediyor ve size dört hususu yasaklıyorum: Allah'a imanı, Allah 'tan başka hiçbir ilah olmadığına şahCıdet getirmeyi, namazı dosdoğru kılmayı, zekatı vermeyi ve ramazan orucunu tutmayı" demektedir ki, burada "şahadet getirmek anlamındaki kelimeden önce" vav harfi ziyadesi ile zikretmiştir. Aynı şekilde zekat bölümünün baş taraflarında yer alan bu hadisin rivayetinde de şöyle demektedir: "Allah'a iman ve Allah'tan başka hiçbir ilah olmadığına şahadet getirmek" Burada da "ve" fazlalığını getirmiştir. Ancak bu rivayette orucu sözkonusu etmemektedir. Hadisi Abdulkayslılar heyeti ile ilgili hadis babında da şöyle ce zikretmiştir: "Allah'a iman, Allah'tan başka hiçbir ilah olmadığına şahadet getirmek."

 

İşte bunlar bu bölümün Buhari ve Müslim'in Sahihlerindeki (farklı) lafızlarıdır. Bu şekildeki farklılafızlar müşkil (açıklanması zor) farklılıklardan sayılmakla birlikte. tahkik sahipleri nezdinde bunlar müşkil değildir. Müşkil nokta Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in: "Size dört hususu emrediyorum" demiş olmakla birlikte rivayetlerin çoğunda beş hususun sözkonusu edilmiş olmasıdır. İlim adamları bunun böyle olması ile ilgili olarak farklı şekillerde cevap vermişlerdir. Bu cevapların en güçlüsü İmam İbn Battal (rahimehullah)'ın Şerhu Sahihi'l-Buhari adlı eserindeki şu sözleridir: Allah Rasulü onlara saymayı vaat ettiği dört hususu emretti sonra da bunlara beşincisini yani ganimetin beşte birini tam olarak ödemeyi ilave etti çünkü onlar Mudar kafiderine komşu idiler. Bu sebeple cihad eden ve ganimetler alan bir kabile idiler.

Şeyh Ebu Amr b. es-Salah da buna yakın bir açıklamada bulunarak şunları söylemektedir: "Onlara Allah' a iman etmeyi emretti" ibaresini dört hususu saymak için tekrar zikretmiş, bunları iman olarak nitelendirdikten sonra imanı da şahadet kelimelerini getirmek, namaz kılmak, zekat vermek ve oruç tutmak olarak açıklamıştır. İşte bu da "İslam beş temel üzerine bina edilmiştir" hadisine ve Cibril hadisinde İslam'ın beş husus ile açıklanmasına uygun düşmektedir. Daha önce de kendisine İslam denilenin aynı zamanda iman diye adlandırılabileceği ve İslam ile imanın ortak yönlerinin de, farklı yönlerinin de bulunduğu açıklanmış idi.

Bu hadiste haccı sözkonusu etmeyişinin sebebi, henüz haccın farziyetine dair buyruğun inmemiş olduğu söylenerek açıklanmıştır.

 

"GanimetIerden beşte biri ödemeniZ" buyruğuna gelince, bu buyruk Allah'tan başka hiçbir ilah olmadığına dair şahadet getirmek buyruğuna atıf değildir. Eğer atıf olduğunu kabul edersek dört emrin beş olması gerekir. Bu onun "dört şey" anlamındaki lafzına atıftır. Böylelikle "dört" e izafe edilmiş olur, o dörtten birisi olmamış olur. Bununla birlikte imanın şubelerinin mutlak kapsamı içerisindekilerden bir tanesidir.

 

(Devamla) dedi ki: Birinci rivayette orucun sözkonusu edilmemesi ise ravinin bir yanılmasıdır. Rasülullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in söyledikleri ifadelerin farklılığından kaynaklanmamaktadır. Aksine bu farklılık daha önce açıklandığı üzere ravilerin zapt ve hıfz bakımından farklı olmalarından dolayı ortaya çıkmıştır. Bunu iyice anlayıp, düşünmek lazım, yüce Allah'ın izniyle bunun şanı yüce Rabbimizin düğümleri çözmek üzere bize hidayet eylediği hususlardan birisi olduğunu göreceksiniz. Şeyh Ebu Amr İbnu's-Salah'ın sözleri burada sona ermektedir.

 

Bunun anlamı ile ilgili olarak bu iki büyük ilim adamının söylediklerinden farklı açıklamalar da yapılmıştır ama bunlar pek güçlü görülmedikleri için onlan sözkonusu etmedik. Allah en iyi bilendir.

 

Şeyh İbnu's-Salah'ın bazı rivayetlerde orucun sözkonusu edilmemesi ravinin gafletinden dolayıdır (yanılmasındandır) şeklindeki sözlerine gelince, Kadı Iyaz ve başkalan da böyle açıklamıştır. Bunun açıkça böyle olduğu görülmektedir. Bunda hiçbir şüphe yoktur.

Kadı Iyaz (rahimehullah) der ki: Abdulkayslıların heyet halinde gelişleri Nebi {Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in Mekke'ye gitmek üzere çıkmasından önce Mekke'nin fethedildiği sene gerçekleşmişti. Hac farizası ise Mekke'nin fethedildiğinden birkaç ay sonra dokuzuncu yılda inmişti. Allah en iyi bilendir.

 

Nebi {Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in: ''Aldığınız ganimetin beşte birini ödemeniz" buyruğunda imam (İslam devlet başkanı) gazaya çıkmış askeri birlik arasında bulunmasa dahi (11184) ganimetierden beşte birin (öngörülen yerlere harcanmak maksadıyla imama teslim edilmesinin) ödenmesinin farz olduğunun delili vardır. Bu konuda çeşitli hükümler vardır ki yüce Allah'ın izniyle eğer oraya kadar ulaşırsak ilgili oldukları başlıkta onlara dikkat çekeceğiz. Bu anlamdaki lafız "humus" ve "hums" şeklinde söylenir. Sülüs, rubu, südüs, subu, sümun, tusu', uşur (üçte bir, dörtte bir. .. onda bir) lafızlan da bu şekilde ikinci harfleri hem ötreli, hem sakin olarak telaffuz edilebilir. Allah en iyi bilendir.

 

Abdulkayslılara Kullanmaları Yasaklanan Kaplar

Rasulullah {Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in: "Size dubba'yı. .. yasaklıyorum."

Bir rivayette "el-mukayyar" yerine "el-müzeffet" denilmiştir. Yüce Allah'ın izniyle önce bu lafızların nasıl telaffuz edileceklerini gösterecek sonra da açıklayacağız.

"Dubba" kurumuş kabaktır. Yani kabağın kap olarak kullanılan halidir. Hantem çoğulolup, tekili "hanteme" gelir. Ayrıca nakir ve mukayyar laflZlan da vardır. Dubba'nın ne demek olduğunu az önce açıkladık.

 

Hantem'in ne olduğu hususunda farklı görüşler vardır. Bu görüşlerin en sahih ve en güçlü olanı bunun yeşil testiler olduklarıdır. Bu şekildeki bir açıklama Müslim'in Sahihinde içecekler bölümünde Ebu Hureyre'den sabittir. Aynı zamanda bu, sahabi Abdullah b. Muğaffel'in de (radıya1lahu anh) görüşüdür. Çoğunluk da yahut dilbilginleri ile Garibu'l-Hadis alimleri, muhaddis ve fukahanın birçoğu böyle demiştir.

 

İkinci görüşe göre bütün testilerdir. Bu açıklamayı da Abdullah b. Ömer, Said b. Cubeyr ve Ebu Seleme yapmıştır.

 

Üçüncü açıklamaya göre bunlar Mısır' dan getirilen ve iç tarafları zift ile sıvanmış testilerdir. Bu da Enes b. Malik (radıyaııahu anh)'dan ve buna yakın bir riva.yet İbn Ebu Leyla' dan rivayet edilmiştir. O ayrıca bunların kırmızı olduklarını eklemiştir.

 

Dördüncüsü Aişe (radıyaııahu anha)'dan gelen bir rivayet olup, bunlar boyunları (ağız kısımları) yan taraflarında bulunan ve Mısır'dan içlerinde şarap getirilen kırmızı testilerdir.

Beşinci açıklama yine İbn Ebu Leyla' dan rivayete göre o içlerinden Taif'ten şarap getirilen ve ağızları yan taraflarında bulunan testilerdir. Bir takım kimseler bu gibi testilerde nebiz (şıra) yapar ve bunu adeta şaraba yakın hale getiriderdi.

 

Altıncısı Ata' dan rivayet edilmiş görüş olup, onun dediğine göre bunlar çamur, kıl ve kandan yapılırdı.

 

Nakıre gelince, bunun açıklaması son rivayette orta kısmı oyulan kütüktür.

Mukayyer ise zift de denilen kaar ile sıvanmış ziftlenmiş kaba denir. Ziftin kaardan bir tür olduğu da söylenmiştir. Doğrusu birincisidir.

 

İbn Ömer (radıyaııahu anh)'dan da onun şöyle dediği sahih olarak sabittir:

Ziftlenmiş (müzeffet) ile mukayyer aynı şeylerdir.

Bu dört türlü kabın kullanımının yasaklanmasının anlamına gelince, o bu kaplarda nebiz (şıra) yapılmasını yasaklamıştır. Nebiz ise suya tat1anıp, içilmesi için birkaç tane kuru hurma, kuru üzüm ya da benzeri şeyler atılması ile olur. Bu kapların özellikle yasaklanış sebebi sarhoş verme özelliği bu kaplarda daha hızlı gerçekleştiğinden dolayıdır. Böylelikle onların içindeki içecek haram olur, necis olur ve malolma özelliği de batıl olur. Malın telef edilmesi özelliğinden ötürü bunların kullanılması yasaklanmıştır. Ayrıca sarhoşluk verecek hale geldikten sonra bunu bilmeyen kişi de bunu içebilir.

 

Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem), deri kaplarda (kırbalarda) nebiz yapılmasını yasaklamad!. Aksine bunların (bu maksatla) kullanımına izin verdi çünkü ince oluşlarından ötürü sarhoşluk veren içki onlarda açıkça fark edilir. Hatta şıra sarhoşluk verecek hale gelecek olursa çoğunlukla bunları parçalar.

 

Ayrıca bu yasaklama işin baş taraflarında idi. Sonra Bureyde (r.a.)'ın Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in şöyle buyurduğu na dair rivayet ettiği şu hadis ile nesh edildi: "Ben sizlere bildik kaplarda nebiz (şıra) yapmayı yasaklamıştım. Artık her türlü kapta nebiz yapabilirsiniz ama sarhoşluk verici bir şey içmeyiniz. "

 

Bunu Müslim sahihte rivayet etmiş bulunmaktadır. (1/185) Bu hükmün nesh edilmiş olduğuna dair zikrettiğimiz bu husus bizim ve ilim adamlarının büyük çoğunluğunun kanaatidir. Hattabi dedi ki: Bunun nesh edildiği görüşü bu husustaki görüşlerin en sahih alanıdır. Bazıları ise haram oluş devam etmektedir demiş ve bu kaplarda nebiz yapmayı mekruh görmüşlerdir. Malik, Ahmed ve İshak bu kanaattediL Aynı zamanda bu görüş İbn Ömer ve İbn Abbas (r.anhuma)'dan da rivayet edilmiş bulunmaktadır. Allah en iyi bilendir.